13.3.17

Lift Gamma Gain

Kendinden ıslak gözlerini dikmiş bakıyor. Nereye baktığı önemsizleşiyor.
Derin bir koridorun içine giriyorum. Adım attıkça grileşiyor her şey, biraz daha koyu ama asla siyah değil. Sonra sesler biraz biraz. Bir kapı bekliyor böyle zamanlarda insan. İçinden geçilebilecek en küçük delik de olur. Koyulaştıkça etraf, sesler mi artıyor? Yoksa azalıyor diye mi, kılcallarımdaki kanın sesi duyuyorum? Bilemiyorum ve bilmekle yükümlü de değilim.
Karşıma bir kapı çıkmıyor. 

Yürürken ellerimle duvarları okşuyorum, ellerim bir şeye çarpıyor ve duruyorum. Zaten karanlık, iyice faydası olsun diye gözlerimi kapıyorum. Ellerimle hissediyorum ne olduğunu. Bir çıkıntı, bir plastik dokusu... Bilişsel zekam beni yanıltmıyorsa bu bir düğme olmalı, diyorum gözlerini dikmiş bakana.
O zaman bas ona, diyor.
Neden, diyorum.
Ne önemi var, diyor.

Tabii ki, basıyorum. Tungsten ışıkları çıtır çıtır yanıyor. Emin değilim tungstenin çıtır çıtır yanışından, ama öyle geliyor bana. Her yer aydınlanıyor. Gözlerim acıyor. Gözleri acıyor. Aydınlığın daha da aydınlık olduğu yere kurulu bir sahnede ayağından zincirlenmiş bir kuzu görüyorum. Sahneye yaklaştıkça, alkış sesleri duyuyor. Kaynağı belli olmayan alkışlar. Şak. Şakşak. Şak. Şakşakşak. Gürültülü, cızır cızır sesler. Kuzu bizi görünce, yanımıza doğru hareketleniyor. Zincirler şıkır şıkır sürünüyorlar. Gitgide geriliyorlar ve kuzu artık ilerleyemiyor. 

Ipıslak gözleriyle bize bakıyor, burun delikleri genişliyor ve nefes alıyor. 
Kuzu, miyavlamaya başlıyor.
Mırıldıyor
Gurulduyor.

Şöyle bir bakınca etrafa, dünyanın ekseninin üzerimize doğru kaydığını görüyorum.

Neden böyle oluyor, diye soruyorum.
Ne önemi var, diyor.




17.2.17

Kas gevşetici

Sonra da sonsuza kadar mutlu yaşamışlar.
Ismarlama hayaller kurmuşlar. Kurdukları hayallerin parçaları eksik çıkınca, müşteri haklarını kullanıp eksik parçaların yerine tazminat almışlar.
Sabahları akşamlara bağlamışlar. Akşamları gecelere, geceleri ne yapacaklarını bilememişler.
Güle güle bir hal olmuşlar. Hiç ağır yük kaldırmamışlar, hamal tutmuşlar, hiçbir zorluğa girmemişler. Sıcak sudan, soğuk sudan, ılık sudan uzak durmuşlar.
Üç beyaza şiddetle karşı çıkmışlar.
Martılara ramazan pidesi atmışlar. Vapurları yandan çarkmışlar.
Dağları tepeleri ve platoları geçmek istemişler. Fırsat sitelerine girmişler, istedikleri paketi bulamadıkları için vazgeçmişler.

Vazgeçmelerden de arsızca mutlu olmuşlar.
Her seçim bir vazgeçiştir demiş hafif melakolik ağır sosyopat dostları.
Olayların şekli şemali ve stili değişmiş.

Sonra
Zaman ve uzamda yapayalnız kalmışlar.
Kış gelmiş
Hayaller çürümüş
Sabahlar çamur, akşamlar bok, gecelerse Ben-Gay kokmuş.
Ağlamışlar, yaşlarını timsahlı çantalarından peçetelere silmişler.
Yağmurlardan kaçamamışlar.
Eroin, kokain ve karbonat almışlar damardan.
Acıkınca martı döner yemişler
Tüm gitmelere gereksiz anlam yüklemişler.


6.2.17

Bodrolu çalışanlar için istem dışı işsizlik

Bir günün diğerinden farkını üç taksite bölseler, banka da otomatik 3 taksit daha verse o zaman öderim.
Sonbaharın yazdan, kışın ilkbahardan alacağı var.
Alacakaranlık soğukları geliyor diye bas bas bağırdık.
Bu havalar sizi aldatır, boynuzlar, arkanızdan işler çevirir, diye ne diller döktük.
Basık tavanlı, rutubetli küçük dünyaya sıkıştık.
Karbonmonoksit kokan çiçekleri sulayıp, yeşermesini beklerken sıkılmayalım diye delirdik.

Bugünün diğer günlerden farkını, yarının öbürsü günlerle toplamıyla çarpıp, çıkan sonuca inanamadığımız için sağlamasını yapmaya kalktık.

Bir işlem, bir kelime, bir izlem, bir kelime, bir ilkem, bir kelime, bir çilem, bir kelime, bir alem, bir kelime, bir elem, bir kelime...


31.12.16

Nükleyik

Bir sarmal çizdi duvara, elindeki kalemle bir mürebbiye gibi, her şey aslında bununla ilgili, dedi. Yandı depozito, diye düşündüm.
Enerjiden söz eder, doğayla kucaklaşmanın öneminden dem vururdu. Bir şeyi istiyorsan, onu istediğini söylemelisin, diyordu. Söylemesi ne kadar kolay. Kendini çuval gibi akışın ortasına bırakmış insanların arasından çıkmalısın, diyordu.
Kimi zaman kırmızı, kimi zaman sarı, nadiren yeşil, çoğunlukla koyu kumral saçları vardı. Aşktan söz ederdik. Yumuşakça elim vücudunda süzülürdü, tenin yumuşaklığını överdim, bazen boynunun uzunluğu, kimi zaman boynunun bir kuğu hüznüne* sahip olduğunu anlatırdım. Bazen şarap, bazen, kahve çoğu zaman sigara kokardı saçları.
Şimdi çıkmış karşıma bir DNA sarmalını çiziyor. Benim ben olmamın nedeninin benimle alakasız olduğunu söylüyor üstü kapalı.
Ufarak memeleri, morluklarla dolu bacakları, ısıra ısıra parçaladığı dudaklarına bakıp da, öyle itiraz edemezdin.

İçeri gidip boş bir levha getirdim. Doldur dedim. Doldur. Doldur.
Nasıl olsa hepsini unutacaksın. Simsiyah bir gökyüzü yağmurlarını indirecek. Birileri yalan yanlış şiirler okuyacak, tüm renkler, sesler, kokular, dokunuşlar silinip gidecek... Doldur, doldur, döndür, döndür. Sar, sar.

Buharlaşıyor, ellerim.
Bilmediğim bir lisanda konuşuyorsun.
Küfürler ediyorsun belki
Sözlerini en çok ben duyuyorum
Yüreğim bir muharebe sonrası sabahı,
sen tutmuş Avusturya arşidükümü bıçaklıyorsun.

Böyle olmayacak belli ki,
Sabaha kadar sevişelim.

13.12.16

Çiğ düşler


Yarbayım,

İnsanlar, diyorum insanlar... Gerçekliği Eflatun gibi mağaralarda aramak yerine mağazalarda arıyorlar.

Hepsi nesneler zindanlarında çürüyecekler.


1.12.16

Flurbiprofen 100mg

Sayın septistler, spektikler ve çok değerli kuşkucular,

Sözlerim sizi ilgilendiriyor. 
Hayat koca bir kuşku bulutudur, çenemizdeki sakalı sıvazlayıp olaylar öyle mi, böyle mi derken gözlerinizi kısmanız da bundandır. Anlıyorum. 
Gel gelelim, evrensel kütle çekimi böyle bir şey değildir, istirham ederim ağzınızı toplayın. 

Şüphesiz ki, her bir noktasal kütle, diğer noktasal kütleyi, birbirini birleştiren çizgi üzerinde bir kuvvetle çeker. (Kutsal kitap Proposition 75, Theorem 35: p.956)

Yaaani,

Elma düşer.
Kadın üşür.

Ama siz de haklısınız spektikler.

Elma hep yere düşer,
ama (burada m harfinin üzerinde vurgu var)
kadının kime üşüyeceğini bilemeyiz. 

Her şey için birbirinin karşıtı iki söz edilebilir. 
ama (burada m harfinin üzerinde vurgu yok)
söz sükutsa, gümüş altındır. 



21.11.16

Almanaccare

Susuyorduk. Gürültü ve kızgın çocuklar müzik yapıyordu arkamızda. O dalmış, arkamdaki kalabalığı izliyordu. Ben doğru cümle ve devamında gelecek cümleleri arıyordum. Masadaki boş bardaklar, küllüğünden taşmakta olan sigara izmaritleri, küller ve ezilmiş bira kutularına bakıp bir hikaye çıkarmaya çalışıyordum. Bir anlatmaya başlasam güzel kelimeler kullanacak, akıllara durgunluk verecek betimlemelerim ve nereden çıktığı belli olmayan şakalarımla süsleyecektim. Oysa şimdi bir boş tenekeden farkım yoktu. Tın tın. Her şeyin sebebini öğrenmeye çalışıyordum, her düşüncemin temellerini algılamaya çalışıyordum. Okuduklarımı hatırlamaya çalışıyordum. Hatırlayamıyordum amına koyayım. Üstüne üstlük cinsiyetçi küfürler ediyordum. Bu küfürlerin altında yatan tüm aşağılık komplekslerin de farkındaydım. Hayatımı sikeyim.
Kalabalıktan gözlerini ayırdı bir süre bana baktı. Kalabalıktan bahsedebilirdim. Kalabalık ve yalnızlık hakkında söyleyecek okkalı laflar ederdim. Büyük puntolarla söylenecek beylik cümleler çıkarıp masanın üzerine koyabilirdim. Masa da masaymış ama, derdim. Konuşmayı yeni mi öğreniyordum?
Daha önce defalarca konuştum. Üç yaşından beri cümle kurabildiğimi söylüyorlar. Üç yaşımda boğazıma kaçan gazoz kapağından bahsedebilirdim belki. Annemin kolları arasında mosmor oluşumdan, ölümle dans edişimden ve annemin parmağını boğazımdan sokup beni yeniden doğurmasından söz edebilirdim. 
BİLİYOR MUSUN BEN İKİ DEFA DOĞDUM.  
Büyük harflerle konuştum diye sesim çıktı sanma. 
Ona dans edemeyişimden bahsedebilirdim. Hiçbir müzik aletini kullanamadığımı, ritim bile tutamadığımı söylerdim. Öğrendiğim her şeyi hızla unuttuğumdan bahsederdim. Hiç kavga etmediğimden sırf bu yüzden kendime bir kavga hikayesi yazdığımı ve bu yalanın tüm detaylarını ezberlediğimi söyleyebilirdim.
BİLİYOR MUSUN HAYATIM BİR YALANI GERÇEK KILMAYA ÇALIŞMAKLA GEÇTİ.
Belki de ona insanların yüzlerine bakıp nasıl hissettiklerini anlamaya çalıştığımı, asla tanımak istemeyeceğim insanlara kendi zihnimde yarattığım özellikler atfedip hayatı ıskalamadığımı söylerdim. 
Ellerimi ne yapacağımı bilmediğim için bir sigara daha yakıyorum. Garson geliyor. Bir tane daha içip içmeyeceğimizi soracak. Tabii ki içeceğim. Bu sayede sol elimi de oyunun içine katacağım. Garson küllüğe uzanıyor. Tam alacakken, hayır, diyorum. Ben küllüğü dolu daha çok seviyorum, diyorum garsona. Garson gidiyor. Sipariş veremiyorum. 
BİLİYOR MUSUN, YARIM, EKSİK ŞEYLERE BÜYÜK BİR TUTKUYLA BAĞLANIYORUM. 
Gündüz düşleri kurduğumu, anı yaşamaktan uzak olduğumu, şimdiye bağımın ne derecede cılız olduğunu ifade edebilirim. Hangi düşün peşinden koşacağımı bilmediğimi, koşarken dalağımın şiştiğini, rüyalarımda, uyuyamayan bir adam gördüğümü ve sabahları onu düşünüp ağlamaya çalıştığımı itiraf edebilirim.
Yıllardır ağlamaya çalıştığımı ve beceremediğimi, bunun için beni kimsenin bulamayacağı kayalıklara gidip bağırdığımı ve sadece güzel bir sahnenin içinde bulunduğum için sahte bir mutluluk yaşadığımı haykırabilirim.
BİLİYOR MUSUN, İKİMİZ İKİMİZ İKİMİZ!

25.10.16

Bağla ay bağlam

uktedir
muhtemelen içimde,
üzerine karamel döksem veya
haddinden pahalı bir kahve,
-ılıtırım korkma-
yudum yudum
adım adım
dolaşsam üzerinde.

muktedir
muhtemelen ellerin her türlü işte.
sabahları sevimsiz
akşamlar daha da...
hele ki mevsimidir balıkların
-ki bilmem hangisi hangidir-
yakalasam sana
örneğin sarı-kanat
sunsam üzerinde

meziyetlidir
sabahları vücudun,
akşamları daha da...
okursun, anlarsın ve olduk olmadık yerde ağlarsın.
benim bir günüm dün, bir diğeri bugün.
yarınımız olsa, adını ne koyardık?

eziyetlidir
seni düşünmek,
sabahları kupkuru
akşamları daha da.

bilsen derdi, ıstırabı
heyhat
nereden bileceksin...


Sevilla.

2.10.16

Katkı Payı

Hiçbir şey yapamıyorsan bunu yapabiliyorsun.
En azından gerçekliğe ucundan şahit oluyorsun, dahilinde olamayacağın veya olmaya cesaret edemeyeceğin hayatlarının fragmanlarını izliyorsun. Hızlı geçen saniyelik karelerine bakıyorsun ve köşeden de olsa kafanı uzatıyorsun.
Hiçbir şey yapamıyorsan,
Hayallerin peşinden koşmak üzereyken sağlık sigortanı düşünüp güvenli biri olabiliyorsun. Güzelleştirmek üzereyken sadece güzelleştirenleri desteklemek oluveriyor görevin.
Hiçbir şey yapamıyorsan,
Bekliyorsun, heyecanlanır gibi oluyor, kimi zaman tırnaklarının yanındaki etleri parçalıyorsun. Ve bilinir ki, heyecanlanmak her faniye ihsan edilmiş bir özellik değidir. Hele durumlar karşısında hicab ediyorsun, bu da emin ol, yaşıyor olduğunu kanıtlıyor.
Hiçbir şey yapamıyorsan,
Bir bankta oturmuş, gökyüzünün sinirlenmesini, bulutların yağmur toplamasını izleyebiliyorsun. Önünden geçen insanlara bakıp, onları boktan hikayelerini, nasıl değerli bir hale getirdiklerini düşünüyorsun. Ufak bir masada bir deftere yazıyorsun. Bir daha asla bakmayacağın yerlere notlar alıyorsun. Bir daha hiç açıp karıştırmayacağın kitaplardaki, kimi cümlelerin altını çiziyorsun. Filmleri, kitapları, oyunları, sanatı, bilimi, toplamda öğrendiğin her şeyi unutacağını, silinip gideceğini bile bile takip ediyorsun. Eşyayı, doğayı, varlığı sorgulamayı çok seviyorsun. Eksik olma...
Eksik olmayalım.

Hiçbir şey yapamıyorsan,
Sevmeyi seviyorsun. Her saniyeyi yaşamakta olan insanların, kimi anlarına denk geliyorsun ve içinden bir ses, sadece kesişmiş olmanın bile yeterince anlamlı olduğunu söylüyor.


5.8.16

Tanık


Anlamsız ve sonuçsuz düşünceleri arasında savruluyordu. Bir sabah kalktığında her şeyin ama her şeyin neden-sonuç ilişkisine bağlandığını görmekten korkuyordu. Bu rasyonellik onu saracak ve evrenin işleyişi bir montaj atelyesinden farksız hale gelecek, diye düşünüyordu. Boşuna değil. Hissediyorum demişti. Büyük ve güzel şeyler olacak, demişti. Dünyanın bir tarafında büyük ve güzel şeyler oluyordu, başka taraflarında ise bitmek bilmeyen acılar. Haklıydı ve haksızdı. Gözlerinin içinden fışkıran nefreti, dudaklarının kıvrımdaki umutla birleştirip, her şeyi olduğundan karışık hale getiriyordu.

Kıvrılıp, çarşaflara sarıldı. Ayağı ile tepmeye çalıştı, çırpınıyordu, bocalıyordu. Çarşaflar onu örümcek-ergenin ağları gibi sarıyordu.

Uzaklaştım. Biraz daha izlesem tanık yazılabilirdim.

 

Biraz yürüdüm, sonra burun deliklerimi genişletebildiğim kadar genişlettim. Deniz kokuyordu.

Ben pek çok deniz ve pek az okyanus kokladım. Hepsi farklı kokuyor ama bir şey var, mutlak bir şey.

Bir sabah uyandım ve her şey değişmişti. Zeplinler salto yapıyor, Anadolu kaplanları sokaklarda volta atıyordu. 

Anlamsız ve sonuçsuz düşüncelerim arasında bir tenis topu gibi sekiyordum.

Haklıydım ama çoğunlukla haksızdım.

6.2.16

Top 10 Post Rock Şarkıları ve Hikayeleri Part - 6

Mono - Silent Flight, Sleeping Dawn

Bana bir masal anlatma. Rüyalarından da bahsetme, o içinde amorf imgelerle dolu, nöropsikolojik saçmalıkları da istemiyorum. Doğmamış bir çocuk neyin rüyasını görür bilmiyorum. Bırak onları başkaları biledursun. Bana o düzmece laflardan da verme. Yazarken yarattığını iddia ettiğin ve yücelttiğin sürece de girme. Bana bir hikaye anlat. İçinden tren geçsin. Metafor değil gerçek rayların üzerinde giden ulaştırma aracı olan tren geçsin. İçinde bir adam veya kadın. Bir noktadan diğerine gitsin. Uzun bir yolculuk sonunda aslında hep bir noktadan diğerine gittiğini bilsin. Bu vektörel kuvvetin ve iki boyutlu yolculuğun izdüşümünü yansıtsın. Nereye yansıtacağının önemi yok. Platon'un mağarasına, Berlin duvarına, Çin seddine... Fark etmez.

Elinde bir bavulla tren garına bekler. Bavul çekçekli 4 tekerlekli mi olacak yoksa görsel şöleni çoşkuyla yansıtmak için kahverengi deri bir valiz mi? Eğer karar veremiyorsan ikisi de. Hem genç hem de yaşlı mıdır? Hem usta, hem de çırak mıdır? İkisi de. Usulca trene biner. Bu şüphesiz. Gara kadar geldiğine göre trene binmesi gerek. Yalnız mıdır? Muhtemelen. Hangimiz değiliz. Yalnız başına trene biner. Usulca kompartımana ilerler. Neden usulca? Zaten başka nasıl ilerleyebilir ki? Aşırılığa mı kaçacaktı? Yol boyunca şarkılar söyleyip, dans mı edecekti. Koltuğuna oturur. Bu kadar. Oturur ve trenin kalkmasını bekler. Başka neyi bekleyebilir ki? İçinde türlü hezeyanlar vardır. Gel gitler, kararsızlıklar, pişmanlıklar, utançlar ve bir tutam pişkinlik. Odada tek başınadır. 3 kişi daha gelebilir. O gelmelerini ister mi? Belki biraz ister. İster ama söyleyemez. Demek ki adam/kadın çekingendir. Ama kendi kendine söyler bunu. Sağ duyusu yanındadır. Bavulunun içine sağ duyusunu koymuştur o halde. Adam/kadın terlemeye başlar. Hava sıcak mıdır? Muhtemelen değildir. Neden terler? Heyecanlanmıştır, midesi kötü durumdadır. Hezeyanlar vs. sarmıştır dört bir yanı. Gözlerini kapatır. Gözler ruhun aynasıdır. Kapanınca aynanın sırrı kalmaz. Kapanmış gözler ruhun olsa olsa jaluzisi olur. Jaluzi scrable'da epey puan verir. Şımarıklığın lüzumu yok. Gözlerini açar. Açmak zorundadır. Yoksa ölür. Ölürse başka bir hikayeye tomurculuklanır ve bu hikaye bizim kitaplarımızda hak ettiği yeri alamaz. Ölüm ciddidir. Bizim kitaplarımız ciddiyeti kesin bir dille yasaklar, günahların tepesine koyar, recmeder. Gözlerini açar. Hop ne oldu? Kime soruyorum? Cevap ver. Karşısında birini görür. Karşısındaki ona gülümser. Karşısındaki hem ona çok benzemekte, hem de hiç benzememektedir. Öyle şey olmaz. Orta karar benzemektedir der geçeriz. Tren kalkar. Adam/kadın karşısındakine sorar, kimsin ve ne işin var lanet olası trenimde. Adam/kadın mülkiyetçinin önde gidenidir, oysa tren herkesindir. Biletin parasını verebilecek olan herkesin. Karşısındaki soruyla cevap verir.
- Yolculuk nereye hemşerim?
- Kısmetse son durak.
- Ah pek hoş, ben de oraya gideceğim. Oraya gidince ne yapacaksın?
- İneceğim ve başka bir yere doğru yol alacağım.

Karşısındaki konuşmak ister, bizimki bir sebep olmadan konuşmayanlardandır. Konuşmak için ne sebebin olur? İletişimin tek anlamı bizi toplumun genel geçer kurallarına, oyunlarına ve kimliklerine hazırlamak ve yapbozun bir parçası haline getirmek değil midir? Yok retorik değil bu soru, değilse de değildir.

Karışındaki muhtemelen biraz saftır, cahildir, hayatın dinamikleri onun ilgisini kahramanımız kadar çekmemektedir. Gelişine yaşar. Sorgulamaz, biat eder... Onun da içinde iyi ve kötü yer alır. O da kendini bu iyi/kötü sorgusunun içinde bir yerlere koyar.
0 ................... en kötü / rüsva / aşağılık / gaddar / şeytan
10 ................. en iyi / yüce / ulu / o'nun inayeti tarafından kutsanmış olan
olsa, bu insan da, dünyadaki tüm insanlar gibi kendine 7 puan verir. Çünkü dünya ortalaması 7,27'dir. Kimse durduk yere kendine 4 demez. 5 bile demez. Herkes, vasatın biraz üzerinde iyidir. Fakat yine tüm insanlar, kendileri dışındaki dünyanın 10 üzerinden kaç ettiğini soracak olursanız 2,73 ortalamaya ulaşırız. Bu da bazı şeyleri pek hoş açıklarken, başka şeyleri hiç ama hiç açıklamaz.

Yolculuk sürdüğü sürece kahramanımız, karşısındaki kimseyle konuşmak durumunda kalacaktır. Bu konuşmaların bütünü belli noktalarda onun kendini sorgulamasına neden olur. Diyelim ki, tren öyle çok teknolojik trenlerden değildir. Yine kabul edelim ki, yol alışıla gelmiş yollardan uzundur. Kabaca bir gün sürer. Kabaca dünyanın kendi etrafında bir tam dönüşü. Yani şahit olunacak bir gün batımı ve bir gün doğumu.
Yolculuk bize pek çok şey öğretebilir. Yeter ki, dersi derste dinlemeyi bilelim. Kahramanımız, karşısındakini tanımak ister. Tüm yazarların yaptığı gibi onun karakterini ortaya çıkarak kimi sorular sorar. Yazarlar iki yüzlü insanlardır. Normal şartlarda dünyadaki insanlar (çekici kadınlar/erkekler hariç) ve onların hayatları ilgilerini zerre ilgilerini çekmese de, çekiyormuş gibi davranırlar. Karakterimiz bir yazar değildir ancak bir yazarın yarattığı bir insan yansıması olduğu için yazarın kafası nasıl çalışıyorsa onun da kafası ancak onun kadar çalışmaktadır.

Kimsin, nesin, çocukluğun, gelecek beklentilerin, travmaların, hayallerin, romantik meselelerin, ekonomik durumun, politik görüşün, ölüm korkun ve paralelinde dini düşüncelerin... Kahramanımız hepsini tepeden tepeden dinleyerek dinler. Aralarda ona tavsiyelerde bulunur. Cehaleti, bilgisizliği ve aslında biraz da karşısındaki kimsenin düşük IQ'sunu düşünerek önermelerde bulunur.

Tren kimi duraklarda durmaz, kimilerinde ise gereğinden fazla durur. Kahramanımız da, karşısındakiyle ilgili sorularını tüketince, kurur kalır. Karşısındaki, cevaplar vermekten, hikayeler anlatmaktan vazgeçmiyor, ancak sorular sormuyordur. Kahramanımız, kendi hikayelerini düşünür, araya serpiştireceği, soylu ve bilgece yaşadığını ispat edecek hikayeler düşünür. Oysa onun anlatacak hikayeleri içinde çatışma bulundurmayan, içinde kendine özgü öğretilere sahip olmayan hikayelerdir. Tüm bu yolculuk adamın kendini daha derinlere gömmesine, karşısındaki kimseyi tepelere çıkarmasına yol açar. Tren karları süpürür, dereleri tepeleri yırtar.

Kahramanımız ve karşısındaki yolculuğun sonunda mecburi bir ayrılıkla yüzleşmek durumunda kalırlar. Oysa kahramanımız, ayrılıklara alışıktır. Olgunlaşmasını ayrılıklara borçludur. Karşısındaki kahramanımızın omuzuna dostane bir şekilde dokunur.
- Hemşerim, der. Memleket nire?
- Bu dünya bizim memleket.



13.1.16

Anti-Soğuk

- Bu saate kadar neredeydin?
- Dışarıdaydım.
- Neden haber vermedin?
- Neyi?
- Bu saatte geleceğini, neyi olacak.
- Benim de yeni haberim oldu. Bir baktım gelmişim, bir daha baktım "bu saat" olmuş.
- Sorumsuzsun, haber verebilirdin, bu saate kadar dışarıda durmanın hiçbir anlamı yok.
- Haber verseydim, bir anlamı olur muydu?
- Elbette, ancak tanımladığımız şeylerin anlamı olabilir. Hiç bilmediğimiz bir şeye nasıl anlam verebiliriz ki?
- Pekala verebiliriz. Örneğin şu kalemi düşün. Elime alıyorum, tepesine basıyorum , hatta yazıyorum. Bu sayede artık bu kaleme bir anlam yüklemiş oldum. Tepesine basılan ve uygun yüzeyler bununca oraları karalamaya yarayan bir cihaz. Şimdi de bu kalemin olmadığını düşün. Tepesine basılmayan, karalayamayan bir cihaz.
- Ne yani, tüm bunları anti-kalem olarak mı açıklayacaksın yani?
- Sadece anti-kalem de değil, anti-her şey.
- Bu saate kadar dışarıda durmanı anti-her şey olarak mı açıklıyorsun.
- Başka tanımları da var. Hiçbir şey, mesela. Ama hiç denilince fani kafamız durumdan rahatsız olduğu için türlü sıkıntılar oluyor. Hiç varsa eğer onun ismi hiç olabilir mi, gibi. Bünyemiz bunu tanımlamakta sıkıntı yaşıyor.

Bir süre sustular.

- Sohbetine doyum olmaz. Geldiğine göre ben müsaade isteyim.
- Bir iki laflasaydık. Hiçlik-varlık-hiçlik sandviçinden bahsedecektik. Evrenin aslında tıkız kenarı olmayan, üç katlı, deliksiz bir simit olduğundan bahsedecektik.
- Gelince konuşuruz.
- Nereye gidiyorsun?
- Dışarı.
- Neden?
- Çünkü bir bünyede iki öteki yaşayamaz. Ancak biri öteki, diğeri beriki olarak kalabilir.
- Dışarısı soğuk.
- Ya içerisi?




15.12.15

Küçük sersem

Tamam çocuğum, seni dinliyorum. Ne diyeceksen de hadi. Bu bir Amerikan filmi olsaydı, söyleyeceğin her şeyin aleyhine delil olabileceğini söyler ve seni suskunluğa davet ederdim. Fakat bu bir Kore filmi. Hangi Kore?
Kuzey.
Güney.
Yıldız.
Kıble.

Tövbe, affedersin çocuğum seni dinliyorum. Canın sıkılmış, için içini parçalıyor, öflüyor pöflüyorsun. Böyle yapma, pilava kaşık sokma, babanın ayakkabılarını yere çivileme. Konuş yavrum. Evren ufacık parçalara ayrılsın, hayat tek hücreden evrilsin evrilsin en son gergedan olsun. Ya söyleyeceğim bir şey yoksa diye dertlenme, herkesin söyleyecek lafları var. Yeri geliyor, sana sufle veriyorlar. Yeri geliyor, haddinden fazla harcıyorsun kelimeleri.
Hayır, çocuğum konuş.
Evet, çocuğum konuş.
İstediğini de, inan bana bir bok değişmeyecek, ne benim fikrim bir milim oynayacak, ne senin için biraz rahata erecek. Sana şunu söyleyim çocuğum, gerçekliğin bir kokusu varsa eğer sarımsak gibi kokuyordur. Düşünsene bir sarımsaklı yoğurdu, mantıyı, yağlamayı. Resmen klasisizme başkaldırı.

Her şey çok güzel aslında. Öylesine güzel. Fransız dışavurumculuğu kadar güzel, toplumcu gerçekçi eserler gibi, diyalektik materyalizm gibi güzel.

Ne dersen de, isyan et, sinirlen, aran, bulama, gözlerinin pınarları kurusun, acıdan, kahrından delir. Umrumda bile değil. Sen yine konuş çocuğum, içimin derinliklerinden konuş. Oyunlara alınmayan veletler gibi somurta somurta konuş. Ütüldü diye zırlayan veletler gibi konuş.

İklim hazandan hüzüne dönsün.
Biz Müjgan'la ağlaşalım.

Sonra biraz sus çocuğum.
Su küçüğün,
Söz.

Sana söz yine hazanlar gelecek.


23.11.15

Top 10 Post Rock Şarkıları ve Hikayeleri Part - 5

3 - Mokadelic - Red July

Duvarların içinden konuşuyor benimle. Nasıl yapmış bunu bilmiyorum. Ondan kaçabilmek için bir iç uçuş, iki aktarmalı uçuş ve 4 saatlik tren yolculuğu yapmam gerekmişti. Huzurluydum. Gururluydum ve mutluydum. Onsuz geçen on beş gün, kendime yeni arkadaşlar edindim. Bahçedeki keçi, balkona konan kuşlar ve hemen bitişikteki mezar taşları ile iyi anlaşıyorduk. Herkesin birbirini dinlediği olgun bir ortam yaratmıştım. Bir tek keçi benimle içiyordu. Diğerleri alkol dokunduğu için takılmıyorlardı fazla. Biraz cigaraya takılıyordu kuşlar o kadar. Mezar taşları ise aralarında en sakinleriydi.
Elektrikler kesileli 10 gün oldu. 10 gündür, güneş, ay ve yıldızlar dışında ışığa ihtiyaç duymadım. Sabah kalkınca keçiyle laflıyorum. Bana anlattığı tuhaf hikayeleri ilgiyle dinliyorum. Tırmandığı ve "yok artık" denecek dik yamaçları büyük bir iştahla anlatıyor. Dediğine göre ne kadar çıkarsa yukarı o kadar güzel oluyor otun tadı. Beraber kahvaltı yapıyoruz, sonra da sabah sporuna çıkıyorum. Patikadan ilerleyip 15 dakikanın sonunda çıplak bir tepeye ulaşıyorum. Esneme hareketleri, bir takım dövüş sporu uyarlamaları yapıp, iyice ter atıyorum. Kuşlar geliyor genelde eşlik etmeye ama çok durmayıp gidiyorlar. Tuhaf bir yapıları var. Sanki uçmaktan mutlu olmuyor gibiler. Hangimiz hayatımızdan tatmin oluyoruz ki zaten onlar olsun. Gece ısınmak için ormanın derinliklerine dalıp dal arıyorum. Akçaağaç dalı buldum mu seviniyorum, kim sevinmez ki? Akçaağaç dalı yandı mı sönmez. Ateşi harlanmaz, düzensizlik yapmaz. Akçaağaç yok olurken terbiyesini takınan mütevazi bir ağaçtır. Güneş batmaya yanaşınca iyice kızıllaşır ortalık. Öylesine kızıl olur ki korkarsın. Ben alıştım. Desem ki, ormanın içinden koca ayak çıksa, ona patik örerim. Öylesine alıştım. Akşam olur şarabı alır mezarlığa giderim. Mezar taşlarıyla söyleşirim. Şarabın ilk fırtını tanrılara armağan ederim. Buradan ulu tanrım Dyonisos'a selam olsun. Şüphesiz ki, her şeyi bilen veya bilmiyorsa bile biliyormuş gibi yapan odur. Hava iyice zifiri oldu mu, çanı çalarım. Bana kalmış zifirinin ayarı.
Ateşi mangalda yakarım. Üzerinde biraz patates biraz da kuşkonmaz çeviririm. Kuşlar kuşkonmazı sevmezler. Patatesi çoşkuyla gagalarlar. Böyle geçer günlerim, huzurlu, gururlu ve mutlu.
Sonra nasıl oldu bilmiyorum, buldu beni. Duvarların içinden fısıldamaya başladı. Duymazdan geldim. O konuşunca sesini bastırmak için şarkılar söyledim. Desem ki, dermanım yok, ilacım olur gelirsin, desem ki harmanım yok, cigara sarar uzatırsın. Sözlerini ben yazdım. Onu duymamak için yazdığım sözlerden bir kuple... Bir de söylerken duysanız beni. Yüce Apollo. Doğruluğun aynası, adaletin kılıcı, eşitliğin kantarı.
Sonra fısıldamayı da bıraktı. Dolu dolu konuşuyor. Desem ki, yanımda. Belki de yanımda. Kafamı karıştırmak için yapıyor her şeyi. Namussuz. Tüm evi aradım. Bulamıyorum. Sesin çıktığı yuvayı bulsam mezar taşı koyacağım önüne.
Yok.
Sabahları uykum ekşidi. Sıra dağlar selam vermez oldu. Ne arzum var yaşamaya, ne gücüm. Varsa yoksa konuşuyor. Susmuyor, dinlemiyor, halden anlamıyor. Tüm tuğlalara koydum kulağımı, aramaya başladım. Soğuk sıcak marco polo... Geliyorum. Desem ki geliyorum bana mutluluğun heykelini yontar mısın?
Sabahları ekşi ekşi aradım onu, sızana kadar aradım. Konuşuyor ama yeri belli değil. Kaç gün geçti, çetelesini tutmadım, duvarlara deli gibi kazımadım. Birkaç diyelim aramızda.
Keçi yardıma geldi. O da bulamadı.
Kuşlar yardıma geldiler. Bulamadılar.
Mezar taşları pek oralı olmadılar.
Sonra BEN BULDUM.
Kim bulacağdı? Ben buldum tabii. Çektim tuğlayı yerinden. Ne de güzel dikdörtgenler prizmasıydı öyle. Üzerinde çimento izleri. Titriyor konuştukça. Koydum karşıma. Anlat bakalım dedim. Neyse derdin konuşalım. Hadi bakalım. Konuşmadan olmaz bu işler.
Konuşmadan bir yere varılmaz, konuşulmayan eve Hipokrat girer.
Hekimler hakim olur.
Cellatlar cevval.
Kadılar, karı.
Yeniçeriler, elçi.
Asgardı su basar,
Atlantis çöl olur.

Konuş, dedim. Ya resul. Konuş işte, aklında ne var ne yok konuş. Dinliyorum. Öyle çok konuş ki, dilsizler dile gelsin, amalar bülbül görsün, topallar rövaşata vursun. Konuş gözümün feri, derdimin neferi. Konuş ey meselelerin en yücesi.

Ah ettim, konuşmadı. Vah ettim, konuşmadı.
Aldım tuğlayı mezara götürdüm. Koydum Maria ile Jose'nin arasına. Üstüne adını yazdım. Döndüm arkamı gerisin geri tepeye. En yukarıya, kızıllığın arasına. Bir türkü tutturdum.

Olmaz olsun böyle cenk,
kızıl şeffaf renk
soluklan hele yiğit oğlan
ne yarin, ne de sıfatın para eder.
ona cefa
ruhuna sefa olsun.
cehennem dediğin
içindeki sedaya denk.


*Red July'ı kendiniz bulun...









23.10.15

Hayatta ve trafikte hayatta kalma teknikleri


Ülkemizde trafik kazaları insan hayatını tehdit eden en amorf, en şahsına münhasır faktördür. Babadan oğula verilen eğitimler, sürüş tekniklerini motorlu araçların değişik dinamik özelliklerini ve sağduyu, saygı hoşgörü gerektiğinde beceri ortaya koymak için tek şanstır. (bu cümle düşüktür.)
Şunu unutmayın, lastiğin ısınması ile dışarıdaki hava sıcaklığının hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca yaz aylarında yalanan dondurmaların küresel ısınmayla da tam alakası olduğunu söyleyemeyiz. Lastik yanaklarında oluşan balonları çocuğumuza oynasın diye eve götürmeye çalışmak, 16 PSI havalı lastikte sorun olur.
Acil frenleme yapılması gereken zamanlarda Antiblock Brake System çalışmazsa arabadan atlarız.
Önce sağımıza sonra solumuza sonra yeniden sağımıza sonra yeniden solumuza, sonra sağımıza..
Karşıdan karşıya geçmemeliyiz.
Oh that escalated very quickly, dedi yabancı kadın. Yabancı kadınlara dikkat etmeliyiz, yerli kadınlara da dikkat etmeliyiz. Kadınlara (kimileri fazla göz alıcığı olduğundan) bakarken güneş gözlüğü veya coloroid (dinci gözlüğü) takmalıyız.
Eğer yandex'te iki köprü de kırmızıysa, kendi boyalarımızla rengini değiştirmeliyiz. En iyi boya sulu boyadır. Suluyla kuruyu karıştırmamalıyız.
A aracı saatte 50 kilometre hıza B şehrinden C şehrine gitmektedir. A aracı yola çıktıktan 8 şarkı sonra C şehrine değil, daha iyi bir gece hayatı vaadeden D şehrine gitmeye karar vermiştir. Fakat diğer taraftan içi içini yiyordur. (afiyet olsun) Ya C şehrinde daha iyi ortam varsa diye. Bu durumda ikiye bölünen A aracı A1 ve A2 olmak şeklinde iki şehire ulaşmak için yeniden yola çıkar. A aracının süspansiyonlarının sertliği kaç jakobiyen olmalıdır ki, yolculuk sakin geçsin? (şarkıyı 3,14dk'dan hesaplayınız.)
Taksim meydanında halı yıkayan Hamiye abla, polis arabalarının kirinden pasından şikayetçi olduğunu söyler, bunu duyan memur 657'ye tabi midir? Ah be güzel Hamiye ablam, etmeseydin.
Verdiğimiz rahatsızlık için gurur duyarız.
Saatlerin dişileri vardır. Bu dişliler canımızı sıkar.
Bit.

28.9.15

Top 10 Post Rock Şarkıları ve Hikayeleri Part - 4

4 - Maybeshewill - Our History Will Be What We Make Of It



Karısının onu aldattığından şüphelenen Sigortacı Hleb Bey, bir gün artık bu şüphelerinin önünü alamayacağını fark etti. Karısı ne zaman dışarı çıksa yüzünde güller açıyor, ne zaman eve gelse beş karış surat, hayatı Hleb'e zindan etmeye adamış bir halde, kaba, soğuk ve haysiyetsizce davranıyordu. Hleb önce tüm bu meseleyi anne olmanın getirdiği ağır yüke bağladı. Hleb'in karısı -ki şu andan sonra ona Scamorza diyeceğiz- yavrusuna çok düşkündü. Onun yakışıklılığına sürekli metiyeler düzüyordu. Bu övgüler Hleb'in yüreğine su serpiyordu, ne de olsa onun da yavrusuydu ve gen havuzuna katkıda bulunduğuna emindi.

Scamorza'nın uğursuz davranışları bir yerden sonra Hleb'i iyice çileden çıkardı. Karısının onu aldattığını, mutluluğu başka yerlerde aradığını düşünmekten kendini alıkoyamadı. Google'a "kiralık dedektif" yazdıktan sonra bir süre acaba "kiralık katil" mi yazsaydım diye düşündü. Ama Hleb modern bir adamdı, öyle aldatıldığı veya mutsuz olduğu için bunca yıllık karısını öldürecek hali yoktu. Boşanırdı, ne gam.

Dedektifle kısa görüşmelerinde detaylı raporun 2 hafta sonra elinde olacağını öğrendi. Beklemeye koyuldu. Her gün bir diğerinden zor geçti. En sonunda dedektif elinde bir dosyayla çıkageldi. "Karınız dört ayrı erkekle fingirdeşiyor, aha da bunlar kanıtı," dedi kaba dedektif.

Hleb çıldırdı, ızdırabı maphushane, önündeki resimler de gardiyan oldu. İlk iş, yavrusunu kolundan tuttuğu gibi hastaneye götürmek oldu. Scamorza durumu anlamıştı. Ağladı affetmesini istedi, Hleb kararlıydı, eğer çocuk da onun değilse bir dakika durmasına gerek yoktu. Doktor DNA testinin sonuçlarını açıklamak için karşılarında durdu. "Çocuk sizden bayım" dedi.

Aradan geçen zamanda Hleb tüm o adamlara rağmen karısını affetti. Sonuçta adamlara geçer gider, ama bir Scamorza öyle kolay bulunmazdı hayatta. Karısı da ona iyi davranıyordu. Seks hayatları hiç olmadığı kadar coşmuş, cicim aylarında yaşadıkları havayı yakalamıştı.

Birgün Hleb'in çok afedersiniz testisleri fena ağrıdı. Canı yandı çok. Hastanenin yolunu tuttu Hleb, testler, muayeneler, röntgen, MR artık neyse onlar uygunlandı. Bu sefer doktor karşısına geçip, "siz kısırsınız bayım." dedi.

Hleb hiçbir şey anlamadı, testleri tekrarladılar, bilim camiasında tartıştılar falan derken bilim dünyası iyice emin oldu. Heyet olarak karşına geçip, hep bir ağızdan "Çocuk sizden olamaz bayım" dediler.

Hleb, ne yapacağını bilemez halde eve gitti, çocuk hem ondandı, hem de değil. Sneijder'in kedisi gibi. Sonradan aklına geldi. Dedektifin raporundaki karısının beraber olduğu adam seçkisine baktı. Dümdüz adamlardı hepsi, elli ayaklı, kıllı, sakallı falan... Tanımadı hiçbirini. Teker teker onlarla görüşmeye gitti. İlk adam karısı hakkında terbiyesiz laflar etti, onu dövdü. İkinci adam, yine terbiyesiz laflar attı, Hleb onu dövmeye çalıştı ama iyice bir dayak yedi. Üçüncü adamla şahane muhabbet döndü, akşamına kendilerini rakı masasında buldular. Dördüncü adamı ne yaptıysa bulamadı. Sonra dedektife yeniden paraları verdi. Dedektif hünerlerini kullanıp buldu adamı. Raporu masaya bıraktı ve yine kendinden beklenen kabalıkla, "Aradığınız adam, ananıza gidiyor sıklıkla," dedi.

Hleb beylik tabancasını kaptığı gibi adamın peşine düştü. Adam bir bankada çalışıyordu. İçeri girdi, "kimse kıpırdamasın, şu adamın ağzına sıçıp, çıkacağım" dedi.
"Hadi karımı anladım, anamdan ne istedin lan," diye saydırdı. Adam Hleb'i sakinleştirdi. Bir çay içti, sonra hafifledi. Scamorza'yla olan ilişkisini anlattı, ama anasına hiçbir şey yapmadığını söyledi. Hangi yaş aralığındaki kadınlarla ilgilendiğini ve anasının o yaş aralığında olmadığını düşündüğü için risk grubunda olmadığını yineledi. Hleb fotoğrafı gösterdi. Adam afedersiniz öyle mal gibi kaldı. "Ya, mal gibi kalırsın işte" dedi Hleb, beyefendiliğinden son zamanlarda çok yitirmişti.
"Ama bu benim anam" dedi adam.
"Lan bak hala ne diyor" dedi Hleb.

Neyse sonra anladılar ki, bunlar meğer ikizmiş. Anaları birbirlerinin gölgesinde kalmasınlar diye bunları ayırmış, uzak tutmuş. Sarıldılar birbirlerine, nereden baksan yılların hasreti. Hleb anasına mı kızsa, Scamorza'ya mı kızsa ne yapsa bilemez halde, çıktı gitti.

Ama o ne güzel gitmek öyle...

Kendini Marksist - Leninist olarak adlandırılabilecek bir oluşumun içinde, sistemin sömürdüğü sınıflara uygulanan bu siyasi ekonomik baskının ta karşısında buldu. Yani ne yaptı Hleb, isyanını kızgınlığını faydalı bir yöne çevirdi.

11.9.15

Orion Kemeri

Sorunları küçük parçalara böldüğüm zaman daha iyi anlamaktan ziyade daha çok sorunum olduğunu düşünüp üzülüyorum. Kısaca hiçbir işe yaramıyorlar. Kişisel gelişimcilerin en çok kullandığı örneklerden biri olan küçük taş büyük taş hikayesinden bahsedeceğim. Elinizde bir kavanoz, büyük taşlar, çakıllar, kum ve su olsun.

Önce suyu boşaltın kavanozunuzun içine, sonra kumu daha sonra çakılları, en son olarak büyük taşları. Ne oldu? Bir de tam tersini deneyin. Büyük taşlar, çakıllar, kum, su. Şimdi ne oldu?

Olan şu, iki durum için de içinde saçma sapan şeyler olan bir kavonoza sahibiz. Belli bir yaştan sonra insanların kumla taşla oynaması hoş karşılanmıyor. Diyeceksin ki, büyük taşlar daha büyük sorunları temsil ediyor. Yani diyeceksin, önce büyük taşları taşları koyarsan kavonoza daha çok şey sokabilirsin. Yani burada bir metafor var diyorsun, hayatımızdaki büyük problemleri halletmeden küçüklerini halledemeyiz.

Peki. Bu durumda kavonoz ne?
Biz kavonoz muyuz?
Eğer biz kavonozsak, içine büyük problemleri sokmamak iyi bir fikir.

Kısaca eğer mümkünse kavanozunuzu küçültün değilse içine sadece su koyun. Likit formlar bulunduğu kabın şeklini alır.
Aynı bilinç gibi, çevrenin ve kendinin farkında olmadığın sürece bilinç sahibi olamazsın.

Eğer sıkıntılarınız devam ediyorsa, size en yakın kişisel gelişim uzmanınızı bulun ve taşlarınızı gösterin.
Belki onun kavanozunun içine sığdırabilirsiniz.


2.9.15

Terk

- Yazmak bir sipariş işidir, der Sartre.

- Sen kim oluyorsun ulan Sartre'den alıntı yapıyorsun?

Tabii sipariş derken bakkal siparişi gibi bir şeyden bahsetmiyordu. Kimin, neden okuyacağından bahsediyordu.
Tuhaf bir komplekse kapılıyorum böyle olunca. Kim, neden okusun?
İnsan okunmayacağını düşündüğü zaman otomatik olarak dinlenmesinin de gereksiz olduğunu düşünüyor. Düşünüyorum, ben ne kadar dinliyorum, sırf gözlem yapabilmek, sırf yaşadığımı ispat etmek için değil mi?
Tecrübeler, anılar... Sırf yaşadığımı, deneyimlediğimi kanıtlamak için değil mi?

Ruhumuzun ortasında oturan bu karanlık ne yapsak geçiyor. Yaşayıp yaşamadığına emin olmadığın bu zaman dilimi. Emin olsak bu kadar çabalar mıydık kanıtlamaya.
Günlerin hızlı geçince seviniyorsun mesela, zamanı parça parça elinden aldıkları için kızmıyorsun da.
Sabahları çalan saatle, yine, yine, yine, yine...
Çalmasa ayrı dert. Bu sefer de, sebep arıyorsun uyanmaya, kendini dışarı atmaya.

Kendimizi pek üstün gören basit canlılar olduğumuzun farkındayım. Tüm bunların bir anlamı olmasını istememiz çok doğal. Bu kadar duygu karmaşasını yönetemiyor olmamızın bir anlamı olmasını istememiz pek normal.

Koca gülleler parçalıyor dışarıda apartmanları. Küllerinden doğmak için yeniden yapmak için. Biz de olmadık belki.

Zehirleniyoruz, beynimizin içindeki kıvıl kıvıl.
Kıvıl
Kıvıl
Kıvıl

Saat kaç, yetiştirebildik mi?





24.8.15

Shame on you crazy diamond

Engelleyemezsin düşüncelerini. 

Kendinle ilgili her şeyi engelleyebilirsin. Kelimelerini, yorgunluğunu, soğuğu, martıları, ayakkabının topuğuna vurmasını, görmeyi, duymayı, öğrenmeyi, hissetmeyi engelleyebilirsin. Düşüncelerini engelleyemezsin, onlarla kavga edebilirsin, beyninin içinde kafesler yaratabilirsin ve onları bu kafeslerin içine sokmayı deneyebilirsin ama engelleyemezsin onların dışarı çıkıp pipisine saat takmış deliler gibi dolanmasını. Onlar çıkarlar ortaya ve seni utandırırlar... İnsan kendinden utanan bir canlıdır. Kendinden utanmamak için, meşgaleler uydurur, acizliklerini hatırlamamak için başka cümlelerin altını çizmeye çalışır. Kendileri ile dalga geçerler bazen. En büyük erdemdir dersin, kendileri ile dalga geçmeleri. Kendilerini küçük görmeye bayılmaları. Onlar daha çok utanırlar. Daha öteye geçmek isterler, daha da yaralamak, daha da düşürmek isterler kendilerini. Düşüncelerinden utanırlar, hayatla ilgili planlarından utanırlar ve konuyu çarptırmadan duramazlar. Beyinlerinin içindeki sesleri susturmak için kendileri ile kavga ederler onlar. Engelleyemezler düşüncelerini.


Yolda yürürken veya duş alırken veya televizyon izlerken bir anda belirler ve gitmezler.

9.8.15

Top 10 Post Rock Şarkıları ve Hikayeleri Part - 3

6 - Subheim - Howl


Olası paralel evrenlerin en rezilinde, insanların hayal kurması külliyen yasaklanmıştı. Bu yasaklar, devlet tarafından değil bizzat halk tarafından uygulanmaktaydı. Zira bu evrende devlet denen kuruma gerek duyulmamış, halk, "biz kendi kendimize daha iyi işkence edebiliriz" diyerek bu kurumun kapanmasına ön ayak olmuştu. Gizli tarikatlar ve cemaatler bir araya gelip hayal kurmaya çalışıyorlar ve büyük bir hayal devrimi yapmak istiyorlardı. Henüz hayal kurmada tecrübesi olmayan bu insanlar, Faut isimli bir anoreksiyaya büyük saygı duyuyor, kurduğu hayalleri onlara anlatmasını dört gözle bekliyorlardı. Faut'ın hayali dünyadaki kütlesini sıfıra yaklaştırıp toza dönüşmekti. Fuat, yemediği için doğal olarak öldü. Hayalleri ise toz oldu.

5 - Sigur Ros - Eg anda

1745 yılının yaz ayları bunaltıcı geçiyordu. Budapeştede bir hapisanede cezasını çekmekte olan hırsız Nikolai bu sıcaklara dayanamadığını ve eğer böyle devam ederse hapisaneye zarar vereceğini söyleyerek gardiyanları tehdit etti. Nikolai'n bu tehditlerini ciddiye alan gardiyanlar, onu bulunduğu zindandan çıkarttılar. Avluya götürdüler. Avlunun esiyor olması Nikolai'yı çok mutlu etmişti. Fakat daha ne olduğunu anlamadan, Niko'yu bir güzel dövmeye başladı gardiyanlar. Niko o gün yediği dayağı ömrü boyunca unutamadı.